CAYBURG.COM
Türkücü ve Ozan Biyografileri Türkücü ve Ozanlarimizin Biyografilerini Bu Forumda Paylasa bilirsiniz...
Cevapla
Ruhi Su / Hayatı - Eserleri - Sanatçı Kişiliği Bu konu 1092 defa okundu ve 23 yorum yazildi.
 
Seçenekler
Alt 07.05.2008, 13:24   #1
Bay Déjà Vu
Banned
Standart Ruhi Su / Hayatı - Eserleri - Sanatçı Kişiliği




RUHİ SU


HAYATI - ESERLERİ ve SANATÇI KİŞİLİĞİ





İSTANBUL TEKNİK ÜNİVERSİTESİ
TÜRK MUSIKİSİ DEVLET KONSERVATUARI
TEMEL BİLİMLER BÖLÜMÜ



TÜRK HALK MÜZİĞİ ANA SANAT DALI
ALİ HAYDAR TİMİSİ

BİTİRME ÇALIŞMASI





ÖNSÖZ

Halk müziği ve ona hizmet edenler arasında müstesna bir yeri olan Ruhi Su gerek kişiliği, gerek örnek yaşamı, gerekse sanatıyla müziğimiz içinde önemli bir yapı taşıdır. Günümüz koşullarında benim gibi pek çok müzisyenin halk müziğiyle tanışmasında ve bu müziği sevmesinde önemli bir etken olmuştur. Bundan dolayı bu bitirme çalışmasının konusunu seçerken böyle bir şahsiyetin diğer üniversitelerde olduğu gibi İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuarı arşivlerinde de yer almayışından büyük bir üzüntü duydum ve bu çalışmamın konusunu Ruhi Su olarak seçtim.

Uzun yıllardan beri müziğini ve hayata bakışını benimsediğim bu sanatçının hayatını ve eserlerini araştırırken önemli bir zorlukla karşılaşmadığımı belirtmek istiyorum. Çünkü Ruhi Su hakkında özellikle Ruhi Su Vakfı ve sivil toplum kuruluşlarının hazırlamış olduğu pek çok kapsamlı eser vardı. Devlet kütüphaneleri ve arşivlerde yaptığım taramalarda Ruhi Su hakkında yapılmış pek çok gazete haberi ve köşe yazısına ulaştım. Bunların haricinde Ruhi Su’nun eşi sayın Sıdıka Su beni evinde kabul ederek konu ile ilgili yardımlarını esirgemedi ve kişisel arşivinden yararlanmama olanak sağladı.

Bu çalışmanın birinci bölümünde Ruhi Su’nun hayatı ve eserlerine, 2. bölümünde ise sanatçı kişiliğine yer verirken kullandığım bilgilerin tamamı yaptığım kaynak araştırmaları ve görüşmelerden elde edilmiş bilgilerden oluştu.

Bütün bu çalışmalarım sırasında Ruhi Su’nun bizlerden sonraki nesillere en kapsamlı biçimde tanıtılması hedefinden yola çıkarak elimden gelen en kapsamlı çalışmayı yapmaya çalıştım. Ulaşmaya çalıştığı noktada Ruhi Su’nun verdiği bayrağı hedefe taşıyacak genç arkadaşlarımın, halk müziğinin hak ettiği sanatsal ve estetik konuma gelmesinde gereken çabayı göstereceklerine olan inancımla; çalışmamın başından sonuna yardım ve katkılarını esirgemeyen hocam Sayın Yrd. Doç. Dr. Göktan AY’a, yüreğindeki insan sevgisi ve hoşgörüsüyle desteklerini esirgemeyen Sayın Sıdıka SU’ya , Ruhi Su Vakfı çalışanlarına ve lisans eğitimimde emeklerini ödeyemeyeceğim İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nın değerli öğretim görevlilerine emeklerinden dolayı yürek dolusu teşekkürlerimi arz ediyorum. Saygılarımla...


OCAK 2003 ALİ HAYDAR TİMİSİ
İSTANBUL



GİRİŞ

Anadolu, içinde yaşattığı uygarlıkların kültürel ve sosyal mirasının buluştuğu bir ırmak gibidir. Üzerinde yaşayan her toplum onu yüzlerce renkten oluşan bir mozaik haline getirmiştir. Mimariden müziğe, halk oyunlarından geleneklere kadar pek çok değer aynı potada erimiş ve kendilerini adına Anadolu dediğimiz bu ortak yurtta ifade etme imkanı bulmuşlardır. Dünyanın hiçbir coğrafyasına nasip olmayan bu kültürel birikim, tarih boyunca içinde yaşattığı uygarlıkların toplumsal ve bireysel yapılanmasında önemli bir etken olmuştur.

Aslan ve ceylanı aynı kucakta buluşturan Hacı Bektaş-ı Veli, "Ne olursan ol yine gel" diyebilen Mevlana, "Yaratılanı hoş gör yaratandan ötürü" sözüyle insan sevgisini anlatan Yunus Emre, "Gelin canlar bir olalım" diyerek insanları birliğe beraberliğe çağıran Pir Sultan Abdal ve "Aynı varlık her bedende" sözüyle Tanrı'nın insanla bütünleşmesini ifade eden Aşık Veysel, Anadolu kültürünün hoşgörü ve insan sevgisiyle biçimlenmesinde eserleri ve fikirleriyle önemli birer rol oynamışlardır.

Bunlar gibi insanlığın en zıt kutuplarını bile aynı dergahta buluşturabilen Ahmet Yesevi, Hacı Bayram Veli, Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Hatayi, Kul Himmet, Muhyi, Erzurumlu Emrah, Karacaoğlan, Seyrani, Teslim Abdal, Dertli, Dadaloğlu ve Köroğlu gibi ozanlar da yüzyıllardan beri telden dile, dilden gönüllere süzülerek Anadolu halkını hep doğruya, sevgiye ve barışa yönlendirmişlerdir.

Bunlar ve adlarını sayamadığımız pek çok Anadolu aydını bu topraklar üzerinde yaşayan ortak kültürün en önemli yapı taşları olmuşlardır. Onların fikirleri yüzyıllardan beri birbirlerine eklenerek günümüze kadar gelmiş ve insanları birbirine bağlayan ortak bir kültür mirasına dönüşmüştür. Adına Anadolu dediğimiz bu ortak miras pek çok ozan ve düşünürün katkısıyla daha da zenginleşmiş, bu birikim yeni fikir ve sanat önderlerinin yetişmesinde önemli rol oynamıştır.

İşte Ruhi Su, Anadolu'da yaşanan bu ortak kültür mirasının içerisinde eşine az rastlanır bir şelale olmuş, yüzyıllardan beri söylenen bu güzel söylemlere sesini katmış bir büyük ozan olarak karşımıza çıkmaktadır. Kendinden önceki pek çok fikir adamının ve ozanın eserlerini ortak bir payda altında buluşturmanın yanı sıra, bu eserleri sesi ve yorumuyla evrenselliğe taşımanın mücadelesini vermiştir.

Ruhi Su 72 yıllık ömrü boyunca, Pir Sultan olup düzene baş kaldırmış, Yunus Emre olup gönüller yapmış, Köroğlu olup Bolu beyine direnmiş, Karacaoğlan olup sevdayı anlatmış, ağıtlarla ağlayıp, halaylarla gülmüş, ama çektiği onca sıkıntıya karşı başının gölgesini hiçbir zaman önüne düşürmemiş yiğit bir insandır.

Böyle bir çalışmaya başlarken, çocukluk yıllarımdan itibaren benim ve geniş bir halk kitlesinin türkülerle buluşmasında önemli bir payı olan Ruhi Su'nun, bizlerden sonra gelecek nesillere tüm yönleriyle aktarılmasının en büyük amacım olduğunu belirtmek istiyorum. Ruhi Su gibi sanatçıların fikirlerinden dolayı ezilmedikleri bir ülke, bizlerin hoşgörü ve bilinçle şekillenmiş, sanata ve sanatçıya sanatından dolayı saygı gösteren fikirleri ışığında aydınlanmaya mecburdur.

Unutmayalım ki bu topraklarda ne Yunus Emre'nin katline fetvalar yazan şeyhülislamlar, ne Nesimi’yi yüzen cellatlar, ne de Köroğlu'nu eşkıya ilan eden Bolu beyinin adları hala kimse tarafından anılmamaktadır. Ancak fikirleri ve sanatlarıyla topluma ışık tutan bu fikir emekçilerinin söylemleri Anadolu'nun en ücra köylerinde bile hala belli bir yaşam tarzının adıdır. Bunun için Anadolu topraklarında doğan hiç bir sanatçıyı dini, mezhebi, fikri, siyasi görüşü ve etnik kimliğinden dolayı yargılamamalı, dünya kültür mirası içindeki yerimizi bu değerlerimizin çeşitliliği ve farklılıklarıyla alacağımızın bilincinde olmalıyız.



1.BÖLÜM

RUHİ SU’NUN HAYATI VE ESERLERİ


1.1 Hayatı

Ruhi Su 1912'de Van'da doğdu. Asıl adı Mehmet'ti. Anne babasını çok küçük yaşlarda kaybetti. Kendi anlatımlıyla, "Birinci Dünya Savaşı'nın ortada bıraktığı çocuklardan biriydi". Van'dan Adana'ya getirilerek çocuğu olmayan, fakir bir ailenin yanında yaşamaya başladı. Onları; amcası ve yengesi biliyordu, öyle çağırıyordu.Mehmet, yanında yaşadığı ailenin ev işlerine yardım etmenin yanı sıra bir yandan çobanlık yapıyor, diğer yandan da bu işleri yaparken türküler söylüyordu.

Altı yaşına geldiğinde, Adana, İngilizler ve Fransızlar tarafından işgal edildi. Bu işgalin ardındanAdana'lılar toplu olarak Toros Dağları'na kaçtılar. Mehmet de amcası ve yengesiyle birlikte kaç-kaç denilen bu göçün içindeydi. Kaç- kaç yılları boyunca Mehmet, hep çalışıp, verilenişleri yapmayı başardığı halde, yengenin hoşnutsuzluğu hiçbitmiyor Mehmet’i sürekli azarlıyor hatta dövüyordu. Geçen süre içerisinde Mehmet “amcanın” gerçek amcası olmadığını öğrenmesine rağmen savaşın anasız babasız bıraktığı çocukların içerisinde bunu fazla önemsemedi.

Mehmet, çok sağlıklı bir çocuktu. Doğanın bütün olanaklarını kullanmasını, doğayı sevmesini bilmiş, yaşamı boyunca zorlukları yenmiş ve içinde olgunlaştığı bu dönemleri hiç unutmamıştı. Çocuk denecek yaşta savaş denen şeyin, ne demek olduğunu içinde yaşayarak, seferberlik türküleri, marşlar söyleyerek öğrenmişti. Türküler öğreniyor, türküler söylüyor, komşular, özellikle de kadınlar, dinleyicilerinin başında geliyordu. Bu türküler küçük Mehmet’in müzik duygularını pekiştirmede ve değiştirmede önemli rol oynamıştı.

Adana'ya döndükten sonra, Mehmet, aile ile bin bir güçlükle, yaşamını sürdürüyordu. Yenge Mehmet’in yanlarında kalmasından sürekli rahatsız olarak sudan bahanelerle onu hırpalıyor ve sürekli eziyet ediyordu. Bir gün yine, sıradan bir kusurunu bahane ederek Mehmet'i dövmeye başlamış, bir türlü hırsını alamayarak Mehmet'i ağaca bağlayıp kamçı ile dövmüştü. Bu dayak, belki de Mehmet'in yaşamının dönüm noktası olmuştu. Onun bu kötü yaşamını bilen arkadaşı Hüseyin' in annesi, o gün ona, "Seni Hüseyin'in okuluna götürmemi ister misin ?" diye sormuş, Mehmet korkudan sadece başını sallayarak, evet diyebilmişti.

Adana’ya döndüğümüzde on yaşındaydım. Hüseyin adında bir mahalle arkadaşım vardı. Annesi beni çok severdi. Bir gün “Gel oğlum, seni de Hüseyin’in okuluna yazdırayım daha rahat edersin” dedi. Hüseyin’in okulu dediği Öksüz Yurdu Darül Eytam’dı. O zamanlar Adana’da, Suphi Paşa derler, soylu aileden, nüfuzlu bir paşa vardı. “Köyden geldi, kimsesizdir” diye bir mektup yazıp “al bunu Öksüz Yurdu Müdürüne ver” dedi. [For Members][Üye Özel]

Mehmet cebinde mektupla Öksüzler Yurdu’na gitti. Müdür “Banyo yapsın, çocuğa elbise verin” dediğinde okula alındığını anlamıştı. Amca’nın bu olup bitenlerden haberi bile olmamıştı. Ruhi Su o günden sonra öğrenimine hep yatılı olarak devam edecekti.

Oyun denen bir şeyin var olduğunu o zaman öğrendim, içim içime sığmıyordu, şaşkındım. Öksüzler Yurdu’nda çocukluğumu yaşamaya başladım. Önce sesimin farkına vardılar. Marşlar, şarkılar söyleyerek taburun önünde yürüyen gruba aldılar beni... Zaten önceden konu komşu hep beni çağırır türkü söyletirlerdi.” [For Members][Üye Özel]

Bir yıl sonra öksüzler yurdunun müzik öğretmeni Mehmet Tahir, yurda bir keman aldırtıp, Mehmet'i kemana başlattı. Dördüncü sınıfta kemana başlayan Mehmet, böylece, klasik müziğe de ilk adımını atmış oluyordu.

1925 de Ankara'da Müzik Öğretmen Okulu kurulmuştu. Türkiye'deki tüm öksüz yurtlarına; müziğe yetenekli, sesi güzel çocukların, sınav sonucu müzik öğretmen okullarına yollanması için bir bildiri yollandı. Adana Öksüzler Yurdu'ndan dördüncü Sınıf öğrencisi Mehmet ve beşinci sınıftan Şaban sınava girdiler. Mehmet sınavı kazandı fakat Şaban kazanamadı. Okul Müdürü Mehmet'i çağırarak, "sen bir sene daha bu okulda okuyabilirsin ama Şaban açıkta kalır, bu yıl onu kazanmış gibi gösterelim, sen nasılsa seneye yine sınava girersin."dedi. Mehmet de kabul etti. Gerçekten de kendisi giderse arkadaşı açıkta kalacaktı. Bir yıl sonra, sınavı kazanacağından emin olan Mehmet bir yıl sonra beşinci sınıftan Suphi adlı arkadaşıyla birlikte tekrar sınava girdi ve sınavı kazandı. Kayıt işlemleri için dosyalar Ankara'ya gittiği sırada, dönemin Savunma Bakanı Recep Peker'den öksüz yurtlarına bir başka bildiri geldi. Bubildiride: " okulu bitiren tüm çocuklar zorunlu olarak askeri okullara girecek." deniliyordu.

"Bize bunu duyurdular. Çok üzüldüm ama yerimi Şaban’a verdiğime hiç pişman olmadım. Suphi, ben ve diğer arkadaşlarımla birlikte, İstanbul Halıcıoğlu Askeri Lisesi'ne gidecektik. Yeniden müzik öğretmen okuluna nasıl gideceğimi düşünmeye başlarken, askeri okula gitme hazırlıklarımız başladı. Adana’da doktor kontrolünden geçtik. Göz muayenesinde az görüyormuşum numarası yaptım ama, sağlam olduğu karar verdiler. Bizi muayene eden doktorlar, isimlerimizi duydukça gülümsüyorlardı. O ara isimlerimizden dolayı, küçümsendiğimizin farkına varıyorduk. İsimlerimizi değiştirmeyi veya ek bir isim almayı kararlaştırdık. Ökkeş, Durmuş, Cumali, Ali Merdan gibi isimleri bırakarak "kibar" isimlerimizle İstanbul’a Halıcıoğlu Askeri Lisesi’ne geldik. Cumali, Ali Ulvi oldu, Suphi, Suphi Nijat oldu. Artık ben Mehmet Ruhi idim. (…)

İstanbul bir masal ülkesi gibiydi. Haliç’ten denize girilirdi. İnsanlara bakıyoruz, yapılara bakıyoruz. Askeri lisede herkes herkesle dayanışma içine girdi. İstanbul Öksüzler Yurdu öğrencileri bize yol gösterdiler. Beni kendi yurtlarındaki Ahmet Muhtar bey ile tanıştırdılar. Akşam oldu mu kantinde toplanırdık. Ağabeyler “hadi Ruhi çal” derlerdi... Keman çaldırırlardı. Bir aksam yine kantinde ağabeylere keman çalarken, okul komutanı içeri girdi " Ne yapıyorsunuz ? Bu ne rezalet?" dedi. Kemanı kaptığı gibi ayaklarıyım altına atıp, kırması bir oldu. Birkaç gün sonra, okul komutanı beni çağırdı. Kemanın parasını vermek isteyince, kabul etmedim. Çok üzülmüştüm. Aklım fikrim Müzik öğretmen okuluna nasıl gidebileceğimdeydi. Buradan ayrılmanın yollarını arıyordum. Bir gün, Ahmet Muhtar bey "Ankara'ya gelebilir misin" diye sordu. Hiç bir şey düşünmeden gelirim dedim. Askeri liseden kaçmaya karar verdim. Kimliğim müdüriyette idi.

Arkadaşlarım aralarında para topladılar, iki kimliği olan bir arkadaşım da kimliğinin birini bana verdi. Yanımda sahte bir kimlikle bavulumu hazırlayıp, trene bindim. O zamanlar trenlerde çok sıkı kontrol yapılırdı. Tam Polatlı'ya yaklaşırken, polisler geldi, sorular sormaya başladılar. Nereye gidiyorsun, nerede kalacaksın? Kimliğimi aldılar ve yarın, merkezden gel al' dediler. İstasyonda indim. Sırtımda koskocaman bir bavul. Önce Ulus, sonra Cebeci'ye yürüdüm. Nihayet Müzik öğretmen Okulu'nun önüne geldim. Ahmet Muhtar beyi buldum. Beni görünce şaşırdı. Nasıl geldiğimi sordu. Kaçtığımı duyunca derinden bir "eyvah" çekip, beni Askeri Liseler Müdürlüğü’ne yolladı. Sırtımdan bavulu indiremeden oraya gittim. Karşıma çıkan ilk yetkiliye durumumu anlatmaya başladım. Konuşmaya başlamamla birlikte gözümden yaşlar boşandı. Masada bir albay oturuyordu. Bir taraftan anlatıyor, bir taraftan da ağlamaya devam ediyordum. Albayın da gözlerinin dolduğunun farkına vardım. Ama cevabı şu oldu: "Seni kabul edersem herkes askeri okuldan kaçar." Sen okuluna dön, oradan dilekçe ile başvur." [For Members][Üye Özel]

Mehmet Ruhi büyük umutlarla gittiği o yolu iki inzibatla o akşam geri dönmek zorunda kaldı. Kaçtığı için hemen hapse attılar. İki gün orada kaldı, ama kaçtığına pişman olmadı. Müzik Öğretmen Okulu'na gitmenin yollarını daha kapsamlı düşünmeye başladı.

"O yıllarda, askeri okullara girme isteği çok fazlaydı. Öksüzler Yurdundan gelen çocuklar da isteğe bağlı olarak Gülhane Askeri Hastanesi'nde sağlık kontrolü yaptırıyorlardı. Çürük çıkan olursa, başka okullara gönderiliyordu. Okul komutanına çıkıp, beni hastaneye sevk etmesini istedim. Herkes askeri okullarda okumayı isterken, benim müzik okuluna gitmek isteyişime şaşırıyorlardı. Muayenelerim başladı. Göz muayenesinde, bütün harfleri yanlış okudum ama, doktorlar öksüzüm diye acıyıp sağlam raporu verdiler. Oradan kulak muayenesine gittim. Kulak doktoruna durumumu anlattım. İsteğimi tekrar tekrar söyledim. Beni çürük çıkarması için yalvardım. Hiç unutmuyorum "iltihabı üzeynden dolayı mektebe devam edemez" diye rapor verdi. Çok sevindim. Arkadaşlarım ve ağabeyler Müzik Öğretmen Okulu'na dilekçe yazdılar. Hazırlanmaya başladım. Okuldan dilekçeye "yerimiz yok, alamayız" diye cevap geldi.[For Members][Üye Özel]

Çürüğe çıktığı için Askeri Okul ile ilişkisi kesilen Mehmet Ruhi, Adana Öksüzler Yurduna geri gönderildi. Adana Lisesi parasız bir okuldu. Önce oraya gitti, sonra da Öğretmen Okuluna geçti. Bir yandan da okulda teneffüslerde keman çalmaya devam ediyordu. O sıralarda Adana'da, bir sinemada sessiz filmler oynatılmaktaydı. Bu sinemada, küçük bir de orkestra vardı. Filmdeki sahnelere göre, bu orkestra müzik yapıyordu. Orkestradaki Avusturya'lı Ervix, aynı zamanda Adana Öğretmen Okulunun da keman hocasıydı. Mehmet Ruhi ilk klasik batı müziği parçalarını ondan öğrendi. Askeri Liseden, Adana Öksüzler Yurdu'na dönüp, oradan da Öğretmen Okuluna geçtikten sonra, aşık olduğu ebe—hemşire olarak çalışan bir hanımla evlendi. Bir oğulları oldu, adını Güngör koydular.

Müzik Öğretmen Okulu'na geçtikten sonra eşi de Ankara'ya tayin olarak Numune Hastanesi'nde çalışmaya başladı. Eylül ayında, Ankara Müzik Öğretmen Okulu'nun giriş sınavı yapılacaktı. Yine arkadaşları aralarında para topladılar ve Mehmet Ruhi Ankara’ya gitti.

"Ankara'ya gittim ve sınava girdim. Sınavda ne çalarsın* diye sordular, ben de “morsolar" (parçalar)dedim. 'Bir konçerto çal' dediklerinde çok şaşırdım. Bu sözü ilk kez duyuyordum. Müzik imlası ve armoni sözlerini de ilk kez duyuyordum. Öğretmenlerden biri, sınava hazırlanmam için Vivaldi Sol Majör keman konçertosunu verdi. Bir arkadaştan ödünç keman buldum. Bir otel odasında gece gündüz çalıştım. Sınavı basarı ile verdim. Ulvi Cemal Erkin'in “son sınıfa girerse zorlanır, bir sınıf aşağısına girmeli” teklifine, tüm öğretmenler katıldılar."[For Members][Üye Özel]

Böylece Mehmet Ruhi, Müzik öğretmen Okulu'na girdi. Ancak gündüzlü olarak başarılı olursa, bir sene sonra yatılı olabilme koşuluyla. O yıllarda Orta Öğretim Müdürü olan Hasan Ali Yücel Mehmet Ruhi’yi çağırıp gündüzlü olarak nasıl okuyacağını sordu. Mehmet Ruhi arkadaşlarının kendisine yardım edeceğini söyledi. Hasan Ali Yücel de bunun çok zor olacağını, Konya’ya geri dönmesini söyledi. Talim Terbiye Dairesi üyesi Kazım Nami Duru, Mehmet Ruhi’nin masraflarını üzerine aldı. Çocuk esirgeme Kurumu’ndan her öğlen yemek almasını sağladı. Bu arada müzik okulu müdürü Müderris İsmail Hikmet Bey Mehmet Ruhi’nin Çocuk Esirgeme Kurumu’na gitmemesini, öğle yemeklerini birlikte yiyebileceklerini söyledi. Mehmet Ruhi bu şartlar altında ilk yılı başarı ile bitirerek yatılı okumayı hak etti. O sene, tek hece olduğu ve kolay söylendiği için "Su" soyadını aldı. Adı Mehmet Ruhi Su oldu.

Müzik Öğretmen Okulu'ndan, Ankara Riyaseti Cumhur Orkestrası'na seçilerek orada çalışmaya başladı. Aynı zamanda müzik öğretmeni olarak, İkinci Ortaokul ve Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nde çalışıyordu. Mehmet Ruhi Su, konservatuarın opera bölümü öğrenciliğini sürdürürken, şan hocası Prof. Hay, keman çalışmasının ses tellerine zarar vereceğini, sesinin zayıf çıkacağını söyleyerek, bir tercih yapmasını istedi. Bunun üzerine, Ruhi Su, kemanı bırakmak zorunda kaldı.

Devlet Konservatuarı'nda (1936-1942) opera sanatçısı olarak çalışmaya başladı. 1945 yılında Opera Kanunu çıkınca öğretmenliği bırakmak zorunda kaldı. 1952 yılına kadar Devlet Operası'nda çeşitli operalarda oynadı: Bastien Bastienne,, Madam Buttefly, La Boheme, Satılmış Nişanlı, Fidelio, Maskeli Balo, Yarasa, Figaro'nun Düğünü, Rigoletto, Aşk İksiri... En son Konsolos operasının provasındayken, göz altına alındı ve tutuklandı. Opera yaşamı böylece noktalandı. Operada çalışmaya başladığı yıllarda ilk evliliği de anlaşmazlık nedeniyle sona ermişti. Opera yaşamı, 1952'de son bulunca, türkülere ağırlık verdi.

Çocukluğunda başladığı türkü söyleme işine Öksüzler Yurdu'nda, Öğretmen Okulu'nda, Müzik Öğretmen Okulu'nda, Askeri lisede, konservatuarda ve operadayken hep devam etmişti. Operayı çok seviyordu ama türkü söylemekten de hiçbir zaman vazgeçmemişti. Opera çalışmalarından sonra, zamanını türkü söylemekle ve derlemekle geçiriyordu. Konservatuarda türküleri dinleyen hocalarından Markovich, "Türk müziğinin bu kadar güzel olduğunun ilk defa farkına varıyorum" demişti. Markovich zamanın Radyo Müdürü Vedat Nedim Tör'e Ruhi Su'dan övgüyle söz etmiş, on beş günde bir Pazar günleri saat 10'da “Basbariton Ruhi Su Türküler Söylüyor" anonsuyla sunulan radyo programı böyle başlamış, 1943-45 yılları arasında çok ilgi görerek devam etmişti.

Ruhi Su'nun söylediği türkülerin çoğu, alevi deyişleri ve alevi nefesleriydi. Ali İzzet' ten ; “Bir Allah'ı Tanıyalım, Ayrı Gayrı Bu Din Nedir”, Pir Sultan Abdal'dan; ”Gelin Canlar Bir Olalım”, Muhyi'den “Zahit Bizi Tan Eyleme” gibi nefesler söyleyen Ruhi Su'yu, bir günMesut Cemil yanına çağırarak, aleyhindeki söylentilerden söz etti. Ruhi Su söylediği bu deyiş ve nefeslerden dolayı komünizm propagandası yapmakla suçlanıyordu. Mesut Cemil ‘Ruhi'ciğim seni harcamayalım, bu programa bir müddet ara verelim’ diyor. Ruhi Su, "ben bu yolda harcanmaya razıyım" dediyse de, Mesut Cemil, Ruhi Su'nun radyodaki işine son veriyordu.

Yıl 1945-1946. O sırada Ruhi Su Ankara'da yedek subaylığını yaparken aynı zamanda operada oynamaya devam ediyordu. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nde bir korosu vardı. Sonradan eşi olacak olan Sıdıka hanım 1946 yılında Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümüne geliyor, dünya görüşleri arasındaki yakınlık, türkülere karşı duydukları ortak sevgi, aralarında güzel bir arkadaşlığın temellerini atıyordu. 1950 yılı baharında Ruhi Su'nun Sıdıka hanımla arkadaşlığı, türküler temelinde filizlenen ve uzun yıllar devam edecek olan bir aşka dönüştü. Her ikisi de, birbirlerinin, aynı siyasal örgütlenmenin içinde olduklarını yine bu yıllarda keşfettiler. İlişkileri gelişmekteyken, geniş kapsamlı bir tevkifat başladı. Artık özgür ve güzel günlerinin sonunun geldiğinin farkındaydılar.

Bu arada Ruhi Su'nun korosu kapatıldı. Sıdıka hanımın fakültedeki hayatı zorlaştı. 1952 sonbaharında Sıdıka hanımın evine polisler gelerek onu Birinci Şubeye, oradan da İstanbul'a, ünlü Sansaryan Han'a götürdüler. Aynı sıralarda Ruhi Su'nun da tiyatrodan bir arkadaşının ihbarı üzerine, opera binasından çıkarken polisler tarafından derdest edildiğini ve kendisi gibi önce Birinci Şubeye, oradan da Sansaryan Han'a götürüldüğünü Sıdıka hanım ancak beş ay sonra öğrenebilecekti.

Sansaryan Han'ın en alt katındaki hücrelerden birinde beş ayı aşkın bir süre kalan Ruhi Su, orada ağır işkence gördü. Tabutluğa kondu. Harbiye Cezaevine getirmek için iyileşmesini beklemek zorunda kaldılar. Cezaevine getirilip, Sıdıka hanımla ilk görüşme izni verildiğinde hala tanınmaz haldeydi. Görüşmelerini resmi izne bağlamak için nişanlanmaya karar verdiler.

Adalet tarihimizin en karanlık sayfalarını oluşturan sistematik işkence uygulamasının talihsiz kurbanlarından biri olan Ruhi Su, bu olayları hiç bir zaman dile getirmedi.

Uğradığı haksızlıklardan kendisine kahramanlık payı çıkartmayı hiç düşünmedi. Harbiye Cezaevi'nde üç buçuk yıl kaldılar. Haftada bir, ancak on dakika görüşebiliyorlardı. Her gün resmi kanallarla, tezkere yazışı yazıyorlar, ayrıca gayri resmi kanallarla da mektuplaşıyorlardı. Hanım mahkumlar hayli uğraş verdikten sonra, her gün öğleden önce Merkez Kumandanlığı'nın bahçesine, Jandarmalar eşliğinde hava almaya çıkıyorlardı. Bahçeye çıkarken erkeklerin kaldığı koğuşların önünden geçerlerdi. Erkeklerin koridorları bu bahçeye bakıyordu. Bahçede kalınan süre içinde Ruhi ile Sıdıka pencereden yakılan ışıklarla ve bedenlerinin devinimleriyle haberleşiyorlardı. Bu günlerin izlerine Ruhi Su'nun bazı türkülerinde rastlamak mümkündür.

Hapishanede Ruhi Su'ya önce sazını vermediler. Bunun üzerine tutuklulardan Faik Şekeroğlu, o zaman kullanılan tahta paspas parçalarından ona bir bağlama yaptı, Ruhi Su iki sene bu bağlamayla çalıştı. Ancak iki sene sonra, izin çıkınca Ankara'dan bağlamasını getirtebildi. Merkez Kumandanlığı Cezaevi'nde 167 kişiydiler. Ruhi Su, bu arkadaşları arasından bir koro oluşturdu. Konserler yaptı. Onlarla çalıştı. Onlardan türküler derledi. Türküler söyletti. Bu arada her gün, ses egzersizleri yapmaya devam ediyordu. 1951 tevkifatı sanıkları için
özel mahkeme salonu yapıldı. İstanbul'un göbeğinde yattılar, yargılandılar, açlık grevleri oldu. Basının kılı bile kıpırdamadı. Basın, sadece tutuklamayı duyurmuştu. Ruhi Su ve Sıdıka hanım beşer yıla mahkum oldular. Erkekleri Adana Cezaevine, iki tutuklu kadından biri olarak kalan Sıdıka hanımı da Sultanahmet Cezaevi'ne gönderdiler.

Mahkeme sonuçlanır sonuçlanmaz nikah işlemlerine başlandı. Behice Boran ve Eşi Nevzat Hatko, Su çiftinin nikah şahitleri oldular. Ruhi Su hapishanede, türkü çalışmalarının dışında, boncuk çantalar, tahta kutular yaptı. Resim çalıştı. Portreler yaptı. Koğuşun penceresinden ışıklarla haberleşmelerini anlatan motifler çizdi. Sıdıka Su, bu motifleri nakışlayıp, kullanılır hale getirdi. Koğuşta ancak ellerine geçtikçe, kitap gazete okuyabiliyorlardı. Her şey çok kısıtlıydı. Ruhi Su, türküler üzerinde en verimli çalışma dönemini cezaevinde geçirdi. Bestelediği türkülerin çoğu bu döneme rastlar. Ankara'dan İstanbul'a Sansaryan Hanı'na getirilişini anlatan türkü, "Bu Nasıl İstanbul Zindan İçinde"dir. "Mahsus Mahal" türküsü, doğrudan Sıdıka hanımla ilgilidir.

Bu türküyü Ruhi Su "tabutluk" diye bilinen hücredeyken hazırlamıştır. Ruhi Su'yu İstanbul'dan Adana'ya otobüsle götürürlerken, ikişer kişiyi bileklerinden birbirleriyle zincire vurmuşlardı. Tuvalete bile birlikte gitmek zorundaydılar. "Hasan Dağı, Hasan Dağı Eğil Eğil Bir Bak" türküsü, bu yolculuğun bir ağıtıdır. Nazım Hikmet'ten Kuvay-i Milliye Destanı'nı, cezaevinde düşünmeye başlamıştı. 1960'tan sonra besteyi tamamladı. "Seferberlik Türküleri ve Kuvay-i Milliye Destanı" plak olarak 1971'de çıktı, Şeyh Bedrettin Destanı'ndan bir parça ve Üç Selvi'yi bestelemeyi ise 1974 yılına kadar tamamladı. Adana Cezaevi'nde, Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın, "Almanya'da Çöpçülerimiz" adlı şiirini ve A. Kadir'in Bugünün diliyle Mevlana'sından bazı şiirleri bestelemiştir. Ruhi Su, Nazım Hikmet'in şiirini besteleyen ilk sanatçıdır.

1950 yılında Süvarinin Türküsü'nü (Dört Nala Gelip Uzak Asya'dan) yapmıştır. Sonra Fransa'da Yves Montand, Nazım Hikmet'in "Akrep Gibisin Kardeşim" şiirini besteledi. 1963'de Nazım Hikmet'in ölüm haberi geldiğinde Ruhi Su "Karalı Bir Haber Düşmüş Geliyor" ağıtını, bir türkü ezgisini yorumlayarak söyledi. Bu türkünün sözleri Ruhi Su'ya aittir. Operada iken, "Hayali Gönlümde Yadigar Kalan" (On Beşlere Ağıt) ve "Baladız Destanı"nı (1944) yapmıştı. Hapishanede bu türküler için de işkence gördü.

1958 yılının Haziran ayında tahliye oldular. Ruhi Su, sürgün yeri olan Çumra'ya gönderildi. Sıdıka hanım Ankara'ya mevcutlu olarak gitti. Ruhi Su Çumra'da ucuz bir otele yerleşti. Eşi ailesinin yanında kaldı. Ruhi Su, Çumra'ya hemen uyum sağladı. Çumra halkı ona ilgi duyuyordu. Radyodaki haberleri, parkta dinliyor, türkü programlarını kaçırmıyordu. Bu arada sıkı sıkı iş arıyor, Ankara'ya nakli için çalışıyordu. Yazdığı bütün dilekçelere ret cevabı geliyordu. Emniyet Genel Müdürü Kemal Aygün, Ruhi Su'nun naklini istemiyordu. Çumra savcısı Muharrem İlkez ve hakimi İlhan Somer ise onu Ankara'ya göndermeye uğraşıyorlardı. Savcı, Ruhi Su ile iyi ilişkiler içindeydi. Ondan cura dersi alıyordu. Her sabah otele uğruyordu. Mutlaka naklini yaptıracağını söylüyordu. Muharrem İlkez Ruhi Su'ya Çumra cezaevinde bir de konser verdirdi. Ruhi Su Çumra'da Ağustos sonuna kadar kaldı. Sonunda savcı Ankara'ya naklini yaptırmıştı. O da, savcıya ve Çumra halkına, istasyondaki bir salonda coşkulu bir konser vererek Çumra’dan ayrıldı. Böylece Ruhi Su, Kemal Aygün'ün muhalefetine rağmen Ankara'ya geldi.

Ankara'da dostları Celal Cündoğlu, Su ailesine Etimesgut'ta bir işçi lojmanı verdi. Bu lojman, Etimesgut'a 2 km uzaklıktaydı. Bir tarla ortasında, elektriği ve suyu olmayan, kerpiçten yapılmış. İki oda bir sofa ve tuvaletten ibaretti. Mevcut eşyalarıyla (bir gaz sobası,bir kilim, birkaç parça kap kacak) lojmana yerleştiler. Celal Cündoğlu ayda 100 Lira da para veriyordu. Her sabah ve akşam 2 km. yürüyerek jandarmaya imza vermeye gitmelerinin dışında normal bir hayata kavuşmuşlardı. Sıdıka Su hamileydi. 1959 Nisanında Ilgın geliyordu, ismi çok önceden konmuştu.

İşsizlik devam ediyordu... O sıralar cezaevinden çıkan bazı arkadaşları, bir nakliye şirketi kurmuşlar, Ruhi Su 'ya; "sen de biraz para bul, ortak ol" demişlerdi. Celal Cündoğlu bir miktar para vererek gene yardımcı oldu. Ama arkadaşları sözlerini tutmadılar. Yazıhanede oturması için anlaştıkları halde Ruhi Su'ya eşya taşıttılar. Ama iş, işti. Ruhi Su bundan hiç gocunmadan, sırtında eşya taşıyarak evine ekmek götürebiliyordu hiç olmazsa. Emniyet nezaretinin son günleriydi. Atıf Yılmaz, Osman Nuri Karaca ve arkadaşları Ankara'ya gelmişlerdi. Ruhi Su'nun eşya taşıyor olması onları üzmüştü. Mutlaka bir şeyler yapılmalıydı. Cezanın bitiminde Atıf Yılmaz, “Karacaoğlan'ın Kara Sevdası" filmini çekecekti. Ruhi Su'yu Adana'ya bu filmin müziği için çağırdı. Ruhi Adana'ya Çığşar yaylasına giderek çalışmalara başladı. Türküler derledi. Karacaoglan'a ait derlediği türküleri bu filmde söyledi. Bu film için koro oluşturdu. 40 gün Adana'da kaldı. Eşi Ankara'da idi. Oğlu Ilgın 2 aylıktı. Ruhi Su film çekimi bitince, Taksim gazinosunda sahneye çıkmak üzere İstanbul'a gitti. Bir ev kiralayarak, 2 Mart 1960'da ailesini yanına aldı. Bu tarihten sonra türkü söylemeyi kulüplerde sürdürecekti.

27 Mayıs devrimi kulüplerde yabancı sanatçı çalışmasını engellemiş, yerli sanatçılara olanak tanımıştı. Bu arada Yapı Kredi Bankası'ndan, Kazım Taşkent tarafından, kendi adına bir kulüp kurması için bir teklif aldı. Ruhi Su, bunu yapamayacağını, ancak yine aynı bankanın düzenlediği halk oyunları şenliğine gelen ekiplerin müziklerini banda alıp, notaya aktararak bir arşiv oluşturabileceğini, böylelikle, bankanın da daha yararlı bir yatırım yapmış olacağını söyledi. Çalışmalara başladı. Beş yıl sürdü bu arşivleme. Notalar basıldı, bir kitap çıkacaktı. O ara, Ruhi Su "Bitmeyen Yol" adlı filmde bir türkü söylemişti. "Serdari Halimiz Böyle N'olacak/Kısa Çöp uzundan Hakkın Alacak." Dünya gazetesinde, o dönemin ünlü fıkra yazarı Bedii Faik, "Kulaklara Kurşun Gibi Akan Ses” diye bir fıkra yazdı, "İş adamlarımız uyuyor mu?" diye Ruhi Su aleyhinde bir kampanya başlattı.

O sırada iktidar da değişmişti. Kazım Taşkent, Ruhi Su'yu çağırdı. Bedii Faik'in yazısından söz etti ; "Sen artık bütün aletleri ve notaları alıp, evinde çalışsan" gibi bir teklif getirdi. Ruhi Su bunu kabul etmedi. "Anlaşıldı. Siz yeni iktidara göre yeni adımlar atacaksınız" dedi ve her şeyi bırakarak çıkıp gitti. Neden sonra, bir de baktı ki beş yıl boyunca onca emek vererek derlediği, notaya aktardığı halk oyunları, Yapı Kredi Bankası tarafından kitap olarak, Sadi Yaver Ataman adıyla çıkarılmış. İşte Ruhi Su, buna çok sinirlendi. Sadi Yaver'e " Bunu nasıl yapar, nasıl kabul edersin?" diye sordu. Sadi Yaver, "Haklısın bu senin emeğin. Ama böyle istediler" dedi. Bu sözleri mahkemede de tekrarladı ve Ruhi Su böylece davayı kazandı. Tazminat istememişti, ama ikinci baskı Ruhi Su adıyla çıkacaktı. Yapı ve Kredi Bankası ikinci baskıyı hiç yapmadı. Bu kitap, ölümünden üç yıl sonra, Ruhi Su imzasıyla, Kültür Bakanlığı'nın katkılarıyla çıktı.

Musiki Muallim Mektebinde bir yandan da türküler üzerine çalışmalarını sürdüren Ruhi Su, okuldaki arkadaşlarıyla birlikte 1956 yılında bir "Müzik Öğretmenliler Korosu" kurmuştu. Bu koronun başına da, hocaları Ahmet Adnan Saygun'u getirmişlerdi. Koronun adı, döneme ait belgelerde "Ses ve Tel Birliği Korosu" olarak geçer. Bu, onun ilk koro çalışmasıdır. İkinci koro çalışmasını, 1944-47 yılları arasında, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nde oluşturduğu koro ile birlikte yürütmüştür. Bu koro, zaman zaman kapatılıp yeniden açılarak, aralıklarla çalışmalarını sürdürmüştür. Ruhi Su'nun sonradan hayat arkadaşı olarak seçeceği Sıdıka Umut da bu koronun koristlerindendi. Ruhi Su, hapishane yaşamı boyunca da kısa dönemli koro çalışmaları yapmıştır.

Ruhi Su’nun en önemli korosu, 1975 yılında Dostlar Tiyatrosu bünyesinde, ilk üyelerini sınavla seçerek kurduğu Dostlar Korosu'dur. Dostlar Korosu, Ruhi Su yönetiminde, türküler üzerinde çalışmalarını sürdürdü. Koro, çoksesli türkü çalışmalarının ilk örneklerini, iki sesli türküleri seslendirdiği konserlerde vermeye başlamıştı. 1976 yılının sonunda "El Kapıları", 1977'de "Sabahın Sahibi Var", 1978'de ise "Semahlar" uzunçalarlarında Dostlar Korosu Ruhi Su'ya eşlik etti. Ruhi Su, Dostlar Korosu ile İstanbul, Ankara ve Bursa'da çok sayıda konser verdi. Karşılaşılan nice güçlüğe göğüs gererek, koro elemanları, Ruhi Su'ya ve yaptığı işe duydukları sevgi ve bağlılıkla koroyu ayakta tutmayı uzun süre başardılar.

Dostlar Korosu, 1980 yılında, 12 Eylül döneminde ülkenin değişen ve ağırlaşan koşulları nedeniyle çalışmalarına ara vermek zorunda kaldı. Bu suskunluk, Ruhi Su'nun aramızdan ayrıldığı 1985 yılına kadar sürdü. 1986'da, öncelikle Ruhi Su'yu anma gecelerine katılmak üzere yeniden bir araya gelen koro, çalışmalarını: Timur Selçuk, Sarper Özsan, Hüseyin Tutkun, Cenan Akın, Öcal Öcalan, Refik Köksal, Cengiz Ünal gibi değerli müzik adamları yönetiminde sürdürerek günümüze kadar gelebilmiştir. Koro, 1987 yılında, Ruhi Su'ya olan sevgi, saygı ve bağlılığını ifade etmek üzere, adının başına onun adını ekleyerek "Ruhi Su Dostlar Korosu" adını aldı.

Ruhi Su ilk kez 1977 yılında Ahmet İsvan ve Necdet Uğur'un yoğun uğraşıları sonucu pasaport alabilmişti. Yurtdışına da ilk defa yine o yıl çıkarak, ülkemizden bir grup sanatçı ile birlikte, Berlin'de yapılan Nazım Hikmet haftasına katıldı. Büyük bir coşku ile karşılanan sanatçı, bu haftayı izleyen günlerde sık sık siyasal ve sosyal kuruluşların çağrılısı olarak Almanya'nın diğer şehirlerine, Hollanda, Belçika, İngiltere ve Fransa'ya giderek çok sayıda konserler verdi. Bu pasaportu ile son olarak Avustralya'ya gitti ve orada, çok ses getiren bir konser verdi.

Ruhi Su'nun hayatı boyunca alıp alabileceği bu tek pasaportun süresi aynı yılın sonunda doldu. Kültür ve sanat dünyamız ; onurlu, inançlı ve ödünsüz kişiliğiyle örnek bir aydın portresi oluşturan, tüm engellemelere rağmen, yeteneği ve sanatının gücü ile adını ülkemiz sınırları dışında da duyuran bu çok değerli sanatçısını 20 Eylül 1985'te kaybetti. Hastalığına prostat kanseri teşhisi konulduktan sonra, 73 yaşındaki sanatçının yurtdışında tedavisi için girişimlerde bulunuldu. Ne var ki yetkililer, hiçbir gerekçe göstermeksizin, sanatçıya pasaport vermemekte direndiler.

Ülkemizin ve tüm uygar ülkelerin aydınları, sanatçıları, bu insanlık dışı, anlamsız ve utanç verici direnişi kırmak için seferber oldular. Nihayet kapılar açıldı, Ruhi Su'nun tedavi amaçlı olarak ve "yalnız bir defaya mahsus olmak üzere" yurtdışına çıkmasına izin verildi. Ama artık çok geçti. Ruhi Su artık ölüm yolculuğuna hazırlanmaktaydı. Ruhi Su bu gecikmeyle verilmiş pasaporttan yararlanamadı.

Ruhi Su 1964 yılından ölümüne kadar on altı adet 45'lik plak ve on bir adet uzunçalar çıkardı. Ölümünden sonra ise, eşi Sıdıka Su ile oğlu Ilgın Su, özel arşivlerindeki ses kayıt belgelerinden yararlanarak, plak, kaset ve CD üretimini sürdürdüler. Böylece, bir anlamda Ruhi Su müziği ile ilgili tarihsel arşivlemeyi tamamlamaya çalıştılar. Ruhi Su'nun birinci ölüm yıldönümünde "Ekin idim Oldum Harman" plağı, kaseti ile birlikte Paris ve Türkiye'de aynı zamanda çıkarıldı. Bu plak, o yıl yayınlanan aynı türdeki uzunçalarlar arasında, dünyanın önemli ödülleri arasında yer alan Charles Cros Akademisi’nin "Büyük Plak Ödülü"ne (Grand Prix du Disque) değer görüldü. Ödül, 9 Şubat 1988 tarihinde Paris'te düzenlenen bir törende, dönemin Kültür Bakanı François Leatanol tarafından -sağlık koşulları nedeniyle törene katılamayan Sıdıka Su'ya iletilmek üzere- Pertev Naili Boratav'a sunulmuştur. "Seferberlik Türküleri ve Kuvayi Milliye Destanı", "El Kapıları", ve "Şiirler-Türküler" uzunçalarları Almanya'da da basılmıştır. "El Kapıları" Köln'de, o yılın "Eleştirmenler Ödülü"nü almıştır. 1991'de, o yılın Yunus Emre yılı olması nedeniyle, ABD'de bir plak şirketi "Yunus Emre" ve "Pir Sultan Abdal" plaklarını tek CD olarak çıkarmıştır. Ruhi Su, ölümünden sonra pek çok konser, söyleşi, panel, sergi ve diğer etkinliklerle anıldı ve anılmaya devam etmekte.

Bu etkinliklerin pek çoğu İstanbul'da yapılmakla birlikte, Ankara ve Eskişehir gibi kentlerimizde ve Almanya, Avusturya gibi ülkelerde de gerçekleştirilmiştir. Örneğin 1991'de Köln'de, Köln filarmoni salonunda altmış kişilik Ruhi Su Dostlar Korosu'nun katılımı ve Cenan Akın'ın şefliği ile bir konser verilmiş. Arkadaş Tiyatrosu, VDR Televizyonu, Türkiye Öğretmenler Derneği ve işçi sendikaları tarafından da desteklenen bu konser Frankfurt'ta da tekrarlanmıştır. Ruhi Su, yaşarken işini hep konserlerle, plaklarla, kasetlerle sürdürmüştü. Ölümünden sonra da kaset ve CD'leriyle sürdürüyor. Ruhi Su Kültür ve Sanat Vakfı, 1997'den bu yana Ruhi Su adına, onun anısını canlı tutmak, müziğini ve dünyayı yorumlama biçimini, yeni kuşaklara anlatmak amacıyla etkin bir şekilde çalışmaktadır.
Déjà Vu isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Déjà Vu Kullanicisinin Bu mesaj'ina 4 üye tesekküpr etti:
Alt 07.05.2008, 13:25   #2
Bay Déjà Vu
Banned
Standart

1.2 Eşi Sıdıka Su ile yapılan görüşme [For Members][Üye Özel]



Soru 1- Ruhi Su île ne zaman nasıl tanıştınız ?

Ruhi Su'nun kendisinden önce sesi ile tanıştım. O yıllarda henüz ortaokul lise öğrencisiydim. Ruhi 1943-45 yılları arasında radyoda türküler söylüyordu, 15 günde bir Pazar günleri "bas bariton Ruhi Su" anonsu ile açılan bir programdı bu. O zaman Türkiye'de tek radyo vardı, O da TRT Ankara radyosu...

Bu programların başlaması da şöyle oluyor. Ruhi Su bir yandan konservatuarın opera bölümüne devam ederken bir yandan da halk türküleri söylüyor. Onun sesinden türküleri dinleyen konservatuar hocaları bu türküleriçok beğenip Ruhi'nin bunları radyoda söylemesi gerektiğini düşünerek bu fikirlerini o zamanki TRT Ankara Radyosu müdürü Vedat Nedim Tör'e iletiyorlar. Vedat Nedim Tör de bunun üzerine Ruhi Su'yu yanına çağırıp ona radyoda bir program yapmasını teklif ediyor, hatta bu programın her gün olabileceğini söylüyor. Ancak Ruhi bu teklifi 15 günde bir program olmak üzere kabul ediyor ve bu şekilde radyo programlarına başlıyor.

Bu programlar 1943 den 45 e kadar devam ediyor ve çok büyük ilgi görüyor. Halk Ruhi Su'yu çok beğeniyor, onu evlerine davet ediyorlar, radyoya devamlı olarak mektuplar geliyor ve programlar bu şekilde devam ediyor. Ruhi Su o zaman Pir Sultan Abdal, Ali İzzet, Muhyi, Dertli ve daha bir çok Alevi ozanlarından deyişler seslendiriyor. Pir Sultan'dan "Gelin canlar bir olalım" ı, Ali İzzet' ten "Bir Allah'ı tanıyalım ayrı gayrı bu din nedir?" i ve Muhyi'den "Zahit bizi tan eyleme" isimli deyişleri söylüyor. Tabii bu deyişler Ankara Radyosunu müthiş hareketlendiriyor ve halktan müthiş bir ilgi görüyor.

Böylece de Ruhi Su Alevi deyişlerini ve nefeslerini ilk olarak söyleyen sanatçı oluyor. O güne kadar Alevi nefeslerini radyoda söyleyen kimse yok. Tabi bu müthiş ilgi görünce bu sefer telaş ediyorlar. Mesut Cemil Ruhi Su'ya diyor ki; "Senin sesini buralarda harcamayalım, sen bir opera sanatçısısın" ama Ruhi Su ona "Benim sesimi harcayın. Ben türküleri radyoda söylemeye devam edeyim" diyor.

Bunun üzerine Mesut Cemil Ruhi Su'ya hakkında bir çok söylenti olduğunu, onun komünizm propagandası yaptığının söylendiğini bunlardan dolayı da bu radyo programlarına bir müddet ara vermesi gerektiğini söylüyor. İşte verilen o ara uzun yıllar sürdü. Bir daha Ruhi'yi ne radyolara ne de televizyonlara çıkarmadılar. Yahut arada bir belki...

Ruhi Su' yu ben bu programlarda sesi ile tanımış oldum.Onu da şöyle dinledim. Benim ağabeyim Ankara'da Ziraat Fakültesi'nde okuyordu o sıralar ve Ruhi Su ile arkadaştılar. Radyoda söylediği zaman bizi uyaran kişi ağabeyim olmuştu. (Ben o sıralar ortaokul öğrencisiydim. Ancak Sivas'ta çocukluk yıllarımdan itibaren aile ortamında sürekli türkülerle büyümüştüm.

Yani Ruhi Su'yu tanımadan önce Aşık Veysel'i tanıyordum. O zaman Şarkışla'lı Aşık Veysel Sivas'a geldiğinde bizim mahallemize gelirdi. Bulunduğumuz ortam itibariyle çocukluğumuz önemli bir kültürel zenginlik içerisinde geçmişti. O dönemde Alevi'ler, Kürt'ler, Ermeni'lerle iç içe bir çocukluk dönemi yaşamışlık. Onun için kendimi çok şanslı hissediyorum) Yani Ruhi Su'yu ilk olarak ağabeyim aracılığı ile tanımış oldum.

İlkokulu Sivas'ta bitirdikten sonra, ortaokul ve liseyi Bursa'da okudum. Liseyi bitirdikten sonra Ankara'da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nin Felsefe bölümüne girdiğimde artık bilinçli bir öğrenciydim. Yani düşünebilen, politikayı anlamaya çalışan, türkülerin ve sanatın içinde olan biriydim artık.

O yıllarda halk evlerinde şiir ve türkü matinelerine devam ediyordum. BenDil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'ne başladığım zamanlarda Ruhi Su'nun da bu fakültede bir korosu vardı. Ben de hemen o koroya korist olarak katıldım. İlk tanışmamız da şöyle oldu; Nezihe Aras, Ruhi Su ve ben bir gün okul çıkışı birlikte Ulus'a kadar yürüdük. Yürüyüş sırasında konuşmaya çalışmama, ona bir şeyler anlatmama rağmen Ruhi benimle hiç konuşmadı ve sürekli dinledi. Ancak gideceğimiz yere gelip ayrılırken bana "kusura bakma bu akşam operaya çıkacağım, havanın soğuk oluşundan dolayı seninle konuşamadım, nasıl olsa sonra görüşürüz" dedi. Böylece o gün ilk kez tanışmış olduk.

Ondan sonra Ruhi Su'nun korosuna devam ettim. Ancak bu fazla sürmedi. Çünkü bu koroyu yasakladılar. Sonra bir ara tekrar bir koro kuruldu ve yine yasaklandı. Ancak arkadaşlığımız bu korolarda başlamış oldu. Bu arkadaşlık karşılıklı saygı çerçevesinde bir dostluktan ibaretti. 1949 senesinin sonlarına doğru ağabeyim Ankara'ya tayin oldu ve annemle birlikte Ankara'ya taşındılar. Ben de öğrenci yurdundan ayrılıp ailemle birlikte oturmaya başladım. Yine bu günlerde Ruhi Su hem ağabeyimin hem de benim arkadaşım olarak bize gelip gidiyordu.

Annem de türküleri sevdiği için Ruhi'yi beğenerek dinliyordu. 1950 yılında benim rahatsız olduğum bir gün Ruhi bize geldi. O akşam ki sohbette ilk kez birbirimizi karşılıklı olarak tanıma imkanı bulduk. Türkülerden bahsettik, bizim ailece türkülere ne kadar bağlı olduğumuzu öğrendi.

Aşık Veysel'den bahsettik, geç saatlere kadar beraber türküler söyledik. Hatta benim bu kadar çok türkü bilmeme şaşırdı. Böyle güzel bir geceden sonra Ruhi ayrıldı ve sabahleyin beni telefonla arayarak buluşmak istediğini söyledi. Zannediyorum aramızdaki ilk duygusal yakınlık o akşam başladı.



Soru 2: Evlilik aşamasına kadar geçen süreyi anlatabilir misiniz ?

Böylece Ruhi Su'yla ertesi gün buluştuk. Arkadaşlığımızın artık bir sevgiye dönüştüğünü ve bunu kabul etmemiz gerektiğini söyledi. Bende buna hiç itiraz etmedim ve aramızdaki sevgi bu şekilde başladı. Yaniarkadaşlığımız sevgiye dönüştü. Bu zaman zarfında ikimiz de ilerici insanlarolarak o zamanki siyasi mücadele içerisinde aynı paralelde olduğumuzu anladık.

Bu şekilde aramızdaki ilişki gittikçe gelişti, çok yönlü olmaya başladı. Daha önce aynı siyasal yapılanma içerisinde bulunduğumuzu bilmiyorduk. Yani demek istiyorumki, Ruhi ile birbirimizi çok yönlü olarak anlamamız söz konusuydu. Tabi aramızda çok fırtınalar kopmuş olabilir, çok şeyler olmuş olabilir ama biz bir kere türkülerde anlaşmıştık.

Temel olgu türkülerdi. İkincisi ise, ideolojimiz, yanı siyasi düşünce bakımından birlikteliğimizdi. Bu dönem içerisinde birbirimize tam manasıyla aşık olmamız 1950 senesi baharı diyebiliriz. Bundan sonra Ruhi , bize sık sık geliyor, beraber konserlere, tiyatrolara, operaya gidiyorduk. İlk aşamada evlenmeyi düşünmedik.

Şöyle ki; ikimiz de belli bir siyasi örgütlenmenin içindeyiz ve 51 tevkifatı başlamıştı. Tutuklanacağımızı biliyorduk.Bu tutuklanma aşamasında evlenelim mi yoksa biraz daha bekleyelim mi tam olarak karar veremedik ve böylece 1951 in sonunda biz tutuklandık, ilk olarak Ankara'da gözaltına alındık. Sansaryan Hanı'nda bulunan 1. Şubeye getirildik. Orada dört buçuk ay gibi bir süre kaldık. Ruhi benden biraz daha fazla kaldı. Sonra Harbiye Merkez Kumandanlığı Cezaevi'ne geldik. Cezaevine gelince hemen müracaat ettik nişanlı olduğumuzu söyledik ve orada hemen birer yüzük taktık acele. Çünkü belki bizi bir daha görüştürmeyeceklerdi. Böylece haftada bir görüşmemize izin verilecekti. Gerçi bu görüşmeler o zamanki cezaevi müdürlerinin keyfi kararlarına bağlıydı. Ama tutuklanmamızdan mahkumiyet kararının verilmesine kadar bir çok kez görüşme imkanı bulduk ve mahkememiz üç buçuk sene sürdü. Sonunda 5 er seneye mahkum olduk. Mahkumiyet kararı kesinleşince erkekleri Adana ceza evine götürdüler. Toplam on yedi kişi olan hanımlardan Mihri Belli'nin eşi Sevim Belli ve ben kaldık. Sevim Belli'yi Ankara'ya beni de Sultanahmet Cezaevi'ne gönderdiler. Ondan sonraki cezamızı ben Sultanahmet'te, Ruhi ise Adana'da çekti.

Mahkumiyet kararımız kesinleşince evlenmeye karar verdik. O zaman benim Dil ve Tarih’den hocam ve aynı davada yargılandığımız Behice Boran benim, eşi Nevzat bey de Ruhi'nin şahidi olarak Harbiye Cezaevi'nden iki jandarma ve bir astsubayın nezaretinde Nişantaşı'nda Rumeli caddesindeki Hükümet Tabipliği'ne gittik. 29 Eylül 1954 Cumartesi günü nikahlandık. Nikahtan sonra cezaevine yürüyerek döndük. Bu bizim için çok önemliydi. Çünkü Nişantaşı'ndan Harbiye'ye kadar Ruhi'yle beraber yürüyorduk. Gerçi iki jandarma bir de astsubay vardı yanımızda ama yinede o yolu beraber yürümek bizim için çok önemliydi. Yolda Ruhi askerlerden müsaade alarak dört yoldaki bir kitapçıdan Goya'nın bir albümünü satın aldı ve imzalayarak bana hediye etti. Sonra ikimiz de kendi koğuşlarımıza döndük.

Bir müddet sonra da Ruhi Adana'ya ben de Sultanahmet Cezaevi'ne gönderildim. Bundan sonraki görüşmelerimiz ancak mektuplar aracılığıyla sürdü. Cezaevindeyken sürekli mektuplaştık. Mektup göndermemize de izin yoktu ama biz bunu gizli yollardan aşmayı başardık. Çok büyük bir tesadüf eseri yıllar sonra emekli olduğumda maaşımı Hükümet Tabipliği'nde nikahımızın kıyıldığı o binada ve aynı odada almaya başladım. İlk maaşımı almaya gittiğimde o odada daha önce yaşadıklarımı hatırlayarak duygulandım.



Soru 3: Cezaevi süreci tamamlandıktan sonra nasıl buluştunuz?

5 sene bittikten sonra sürgün günlerimiz başladı. O zaman hanımları tutuklandıkları yere gönderiyorlardı sürgüne. Onun için beni Ankara'ya, Ruhi Su'yu ise Konya'nın kazası Çumra'ya gönderdiler. Bu sürgün hayatı 20 ay sürdü. O zaman böyle "5 sene cezanız bitti, hadi buyurun çıkın, serbestsiniz" demiyorlardı. Yani artık ceza evindeki işiniz bitmesine rağmen kolay kolay kurtulamıyordunuz.

Benim cezamın bitimi Cumartesi gününe rastlamıştı. Ancak o gün tatil olduğu için daha "Pazartesi gününe kadar bekleyeceksiniz" dediler. Yani beş sene hapis yatmıştım vebeni ikigün daha orada tutacaklardı. Beni karşılamaya Behice Boran ve eşi gelmişti. Bu duruma itiraz ettiler ve bu itirazın neticesinde beni Behice hanımın oturduğu yere yakın bir karakola (sonradan öğrendiğime göre Kalamış Polis Karakolu'na) mevcutlu olarak getirdiler. Yine akşama kadar süren uzun bir uğraşı ve Behice hanımın kefil olması üzerine beni Pazartesi sabaha kadar Behice Boran'a teslim ettiler. Cumartesi akşamdan Pazartesi sabaha kadar Behice hanımlarda misafir oldum ve beni Pazartesi sabah erkenden karakola teslim ettiler. Karakol da daha sonra 1. Şubeye teslim etti.

Tabii bunun benim için güzel bir yanı oldu, o gün aksama kadar 1. şubede kaldım. Ankara'ya götürülmem için akşamki treni beklemek zorundaydık ve beni 1.Şube binasının içinde serbest bıraktılar. Ben de akşama kadar şube içindeki hücreleri, tabutlukları gezme imkanı buldum. Boş olan hücrelerin kapılarını açtım ve duvarlarında yazan yazıları okudum. O yazılarda Ruhi'nin söylediği türkülerden cümleler vardı. "Hangi günü gördük akşam olmamış..." bu ve bunun gibi bir çok sözü toplu iğneyle duvarlara kazımışlardı. O günün akşamı yine bir polisin nezaretinde Ankara 1. Şubeye doğru trenle yola çıktık. Ertesi gün 1. Şubede imzayı attım ve artık serbestsiniz dediler. Yani o imzayı atana kadar iki gün daha eziyet çektirdiler.



Soru 4: O zaman Ruhi Su Çumra'da siz Ankara'dasınız... Evli olmanızdan dolayı bir arada yaşamanıza izin verilmedi mi?

Şimdi Ruhi'nin nakli için hemen harekete geçtim ve dilekçe verdim. Zaten karı koca olarak bir arada olmamız kanuni hakkımızdı. Fakat o zaman Kemal Aygün diye birisi vardı emniyet genel müdürü ve Ruhi'nin resmen nakledilmemesi için Çumra hakimliğine ve savcılığına yazı yazdı. Ben gittim konuşmalar yaptım, hiçbir şeyi kabul etmedi. Ama Çumra'da çok iyi niyetli bir savcı vardı o sıralar -şu anda ismini hatırlayamıyorum- onlar "Ruhi bey üzülme biz senin naklini yaptıracağız. Hiç kimse bize mani olamaz , isterlerse sürsünler ama yine de bu işle uğraşacağız" diyerek Ruhi'ye moral verdiler. Havayı yumuşatmaya çalıştılar.

O sıralar Ruhi de Çumra'da böyle salaş denilebilecek ucuz bir otel odasında kalmaya başlamış. Çumra halkı da Ruhi'ye devamlı destek oluyor, moral veriyorlar, otelde radyo olmadığı için Ruhi parkta haberleri ve Yurttan Sesler'i dinliyormuş. Bu arada Ruhi üzüldükçe, daldıkça "üzülme, bu günler de geçer" diye ona moral verenler oluyormuş.

Tabi bunun yanı sıra Ruhi'ye olumsuz yaklaşanlarla beraber Çumra halkı sanki ikiye ayrılmış. Fakat savcı Çumra'daki bu durumu yumuşatmak için Ruhi'den cura dersi almaya başlamış. Bir cura alarak Ruhi'ye gelmiş. Bir müddet sonra savcı Ruhi'den Çumra cezaevinde bir konser vermesini istemiş ve orada Ruhi'ye türkü söylettirmiş. Biz çıktığımızda 1958 Haziran'ıydı, Eylül sonunda Ruhi'nin naklini yaptırdı o savcı ve Ruhi oradan ayrılmadan tren istasyonun salonunda Çumra halkıyla vedalaşıyor, insanlara türküler söylüyor, beraber kadeh tokuşturuyorlar ve sohbet ediyorlar. Çıktıktan bu zamana kadar ben de Ruhi'yle hiç görüşmedim tabi...

Ankara'ya Ruhi'yle beraber dönmek için 1. Şube müdüründen bir hafta izin istedimve Çumra'ya gittim, bir hafta Ruhi'yle beraber kaldım. Çumra halkı banada çok ilgi gösterdiler. Bizi bahçelerine üzüm yemeye çağırdılar, savcı evinde misafir etti ve biz Çumra'da yaşadığımız o günleri hiç unutmadık. O savcıyı saygıyla anıyorum hala. Daha sonra Ruhi ile o savcının adını çok hatırlamaya çalıştık, hatta oğlunu bulduk ama kendisi rahmetli olmuş.

Neticede bir daha görüşemedik. Daha sonra beraber Ankara'ya geldik. Ruhi'nin çok yakından tanıdığı Celal Cündoğlu isimli bir iş adamı vardı. Celal Cündoğlu bize Etimesgut'a 12 kilometre uzaklıkta, tarla ortasında, suyu, elektriği olmayan iki göz bir ev verdi. Orada 20 ayımızı geçirdik ve her gün sabah akşam 12 kilometre yürüyerek Etimesgut'a imza vermeye gidiyorduk. Ruhi ile orayı yaşabilir bir yer haline getirmeye çalıştık. Ruhi mukavvalardan, tahtalardan elbise dolapları yaptı. Kullandığımız suyu Ruhi kendisi taşıyarak getirirdi.

Akşamları gaz lambasıyla aydınlanırdık. O günlerden sonra o lambalara merak saldık. Gaz lambası ışığında oturmak hoşumuza giderdi. Bunu bilen arkadaşlarımız da bize hediye olarak lamba getirirlerdi.



Soru 5: Bu arada sazı hep yarında mıydı? Müzik çalışmaları nasıl devam ediyordu?

Bütün hapishane döneminde ve çıktıktan sonra da sazı hep yanındaydı Ruhi'nin.Ancak hapishanede iki sene sazını vermediler. O zaman da soyadı Şekeroğlu olan bir arkadaşımız vardı ve hapishane koşullarında Ruhi'ye bir saz yapmıştı. Bu sazı yaparken de eskiden kullanılan tahtadan birbirine saç örgüsü gibi geçmiş paspasları kullanmıştı.

Yani hapishanede bulunan bu paspasları birbirinden çözerek elde ettiği tahtalardan bir saz yapmayı başarmıştı ve Ruhi hapishanede bir müddet bu sazla çalıştı, iki sene sonra Ruhi'nin sazının gelmesi üzere o zaman tahliye olan bir arkadaşı isteyince Ruhi paspastan yapılan sazı ona vermiş. Ancak daha sonra bunaçok üzülmüştü. Çünkü o sazı o günlerden kalan bir hatıraolarak saklamak istiyordu. Daha sonra Şekeroğlu'yla cenazede karşılaştık. Ruhi'ye yaptığı o sazdan bahsettik. O sazı ne kadar büyük bir emekle yaptığını anlattı.



Soru 6: Bildiğim kadarıyla Ruhi Su'nun dolaşmaya imkanı yoktu. Peki türküleri hangi kaynaklardan derliyordu ve kimlerden öğreniyordu?

Şöyle anlatabilirim. Ruhi yasaklı bir dönemin sanatçısıydı. Onun yasakları neredeyse ölene kadar sürmüştü. Pir Sultan'ı hazırlarken Malatya-Arguvan'a gitmişti. Oraya giderken Arguvan eşrafından birileriyle gitmişti onun için rahat çalışma imkanı bulmuştu. Ama heryer için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Mesela Mersin tarafına derleme yapmaya gittiği zaman başına gelmeyen kalmamıştı. Köylüler peşine takılmış, elindeki teypten şüphelenerek onu jandarmaya şikayet etmişler ve jandarmalar da Ruhi'yi gözaltına almışlardı.

İki gün nezarethanede kaldıktan sonra tanıdığımız bir mühendisin yardımıylazor kurtulmuştu oradan. Bunun yüzünden orada derleme çalışmaları yarım kalmıştı.Bu uzun bir hikayedir anlatsam çok vakit alır.

Ondan sonra güneydoğuya gitmişti. Orada bir ressam dostumuz vardı Rasine Arsebük, Ersin Alok ve daha bir çok kişiyle beraber dolaşırlarken peşlerine bir cip takılıyor. Oradan da geri dönmek zorunda kalıyordu. Ruhi Su derlemelerini bu sebeplerden ötürü, daha çok gecekondu mahallelerinde yaşayan Anadolu insanlarından yapardı.

Mesela derlemelerinin pek çoğunu Ankara-Altındağ'da Alevi dedelerinden, onların çevresindeki insanlardan yapmıştır. İstanbul'dada aynı kaynakları kullanmıştır. Mesela sizinle yeni tanıştı; Nereden geldiniz, nerelisiniz, kiminle oturuyorsunuz, ailenizde türkü söyleyen var mı? Bunları araştırırdı ve eğer varsa onlara sizin aracılığınızla mutlaka ulaşır bildikleri türküleri öğrenmeye çalışırdı.

Yani Anadolu halkını nerede buluyorsa türküleri orada derlemiştir. Ama bu arada imkan buldukça çeşitli illeri de dolaşmıştır. Arguvan, Mersin, Adana... Mesela Dadaloğlu'nu hazırlarken Adana'ya da gitmişti. Dadaloğlu albümünü yapmak için kırık havalar bulması gerekiyordu. 12 Eylül'den sonra Adana-Kadirli'ye gitmeye karar vermişti. Gitmeden önce de o yörenin bütün aşıklarına haber göndermiş ve hepsinin Kadirli'de toplanmasını sağlamıştı. Ancak Adana valisi Ruhi'ye Adana'yı derhal terk etmesini söyledi ve Ruhi gittiği günün ertesi gecesi tekrar eve döndü. Ruhi bu duruma çok üzüldü. Zaten 12 Eylül yönetimi korosuna son vermişti, türkü şöylemesine engel oluyordu.

Diyebilirim ki Ruhi'yi 12 Eylül yönetimi öldürdü, Çünkü 12 Eylül'ün gelişi Ruhi'yi büyük bir umutsuzluğa sürükledi. Plaklarını yasakladılar, plakların satıldığı iş yerlerine baskılar yaptılar, Anadolu'da yapılan aramalarda evlerde Ruhi Su plakları bulunan kişiler hakkında tahkikatlar yaptılar. Gerçi resmi olarak bir yasaklama yoktu ama yasakmış gibi davranarak 12 Eylül'ün ertesi günü plakçılar çarşısındaki bütün Ruhi Su plaklarını ortadan kaldırdılar.

Ruhi Su işte böyle bir dönemde yaşadı ve Adana'dan geldikten sonra artık hiçbir çatışma yapmadı. Dadaloğlu plağını da bu yüzden çıkaramadı. Fakat ben ölümünden sonra elimizdeki eski kayıtları kullanarak "Dadaloğlu ve Çevresi" adı altında bir albüm çıkardım. İşte Ruhi Su halk müziğine yapacağı pek çok önemli katkı varken ve tam olgunlaştığı bir devrede bu şekilde engellendi.



Soru 7: Etimesgut'taki hayatınıza dönmek istiyorum biraz... Oradaki yaşamınızdan bahsedebilir misiniz?

Biz yirmi ay Etimesgut'ta kaldık. Orada misafirler ağırladık. Mesela Ali İzzet Özkan baş misafirimizdi. Ali İzzet'i hem Ruhi hem de ben çok severdik. Bize yatılı misafirliğe gelirdi. Sabahın 5 inde 6 sında kalkar türkü söylerdi. O küçücük evi Ruhi ile çok güzel bir yere dönüştürmüştük. İki tane odamızvardı zaten. Birisinde sobamız vardı, kilimler sermiştik.

Ruhi'nin kendine ait eşyaları, benim eşyalarım çok şirin bir evimiz olmuştu tarlaların ortasında. Orada işçiler vardı. Onlarla komşuluk ediyorduk ara sıra otostop yaparak Ankara'ya gidiyorduk. Mesela ilk defa bir konsere gittik. Cüneyt Gökçer'in oynadığı zannediyorum Arthur Müller'in Satıcının Ölümü adlı oyuna gitmiştik.

6 sene sonra gittiğimiz o ilk tiyatro bizi çok heyecanlandırmıştı ve Ruhi sanatçıları tebrik etmek istedi. Ben nasıl davranacaklarını bilmediğim için gitmedim. Ama Ruhi "Ben gideceğim" dedive gitti. Zannederim gittiğine de pişman oldu. Çünkü Cüneyt Gökçer onu görünce çok şaşırmış ne yapacağını bilememiş ve Ruhi onun ancak elini sıkmış. Çünkü hapse girmeden önce aralarındaki ilişki çok iyiydi ve onun aklına fikrine çok güvenirdi. Onun bu soğuk tavrından çok etkilenmişti Ruhi.

Bu arada işsizlik devam ediyordu- Kemal Aygün yakamızı bırakmıyordu ve Ruhi'ye iş verilmemesi için elinden geleni yapıyordu. Mesela Mehmet Bey bir basın balosu tertipleyip Ruhi'ye türkü söyletmek istemişti. Kemal Aygün burada da karşılarına çıkıp "Ruhi Su'nun itibarını iade mi etmek istiyorsunuz" diyerek bütün çıkış yollarını kapatıyordu. Yani hiçbir yerde iş bulma ihtimalimiz kalmıyordu. Celal Cündoğlu bize ayda 100 lira veriyordu, biz de o para ile geçinmeye çalışıyorduk o zaman.

Her gün sabah akşam 12 kilometre o karların içinde yürüyüp imza vermeye gidiyorduk bir yandan.Ama oradaki insanlar jandarması, astsubayıçok iyi niyetli insanlardı. Bazen bizi arabalarına alan insanlar olurdu.O şekilde giderdik. Derken hapiste tanıdığımız arkadaşlar kendi aralarında bir nakliye şirketi kurmuşlar. Birkaç tane eski arabaları vardı. Sonra Ruhi'ye "Sen debir şeyler katarsan bu işi beraber yaparız, gelir yazıhanede oturursun" dediler. Ruhi de bu konuyu Celal beye açtı. Oradan aldığı 20,000 lira kadar bir parayla o işe ortak oldu.

Ancak arkadaşları daha sonra verdikleri sözü tutmadılar ve Ruhi emniyet nezaretimiz bitene kadar evden eve eşya taşıdı. Ruhi bu nakliye işine başladıktan sonra Aydınlıkevler'de bodrum katında bir ev tuttuk. Burada oğlumuz Ilgın dünyaya geldi. ( 29 Nisan 1959) Ruhi Su'nuneşya taşıdığı aydınlar arasında da biliniyorduve ona başka işler araştırılıyordu.

Ruhi’nin eşya taşıdığı günlerde Atıf Yılmaz'ın "Karacaoğlan'ın Kara Sevdası" adlı bir filmi çekilecekti ve Ruhi'den orada Karacaoğlan türkülerini söylemesini istediler. Tabii Ruhi bu teklife çok sevindi ve onlarla Adana'ya gitti. Yaylalarda kaldı ve Karacaoğlan plaklarında söylediği türküleri o zaman derledi. Bu çalışmaları kırk gün kadar sürdü.

Derlediği Karacaoğlan türkülerini o filmde seslendirdikten sonra o kış Ruhi İstanbul'a gitti. (Aralık 1959) İstanbul'da Taksim Belediye Gazinosu'nda türkü söylemeye başladı. Bu "Karacaoğlan'ın Kara Sevdası" filmi bitti ve Sinema Tek'te ki gösterimine biz de giderek filmi seyrettik. Ancak daha sonra Ruhi'nin seslendirdiği türküler filmden çıkarıldı. Güya halk türkülerin opera gibi seslendirilişine tepki göstermişti. Bu sebepten dolayı Ruhi'nin seslendirdiği türküler filmden çıkartıldı ve aynı türküler onun yerine yine bir opera sanatçısı olan Aydın Gün tarafından okutturuldu. Yani böyle komik bir şey.

Gerçi Atıf Yılmaz buna çok üzüldü ama filmin yapımcısı Hürrem Erman'ın baskısı sonucu Ruhi'nin sesini filmden çıkarmak zorunda kaldı. İşin kötü tarafı o zaman filmin ilk kopyası ortadan kayboldu ve o kopyalara ne olduğunu hala kimse bilmiyor. Bu konuyu uzun süre araştırmama, Ankara'daki film arşivlerine defalarca gidip gelmeme rağmen filmin ilk kopyalarından birine dahi ulaşamadım.

Filmin o ilk hali ortadan kaldırılmıştı. Tabii Aydın Gür'ün Ruhi Su tarafından yetiştirildiğini ve opera sınavlarına yine onun tarafından hazırlandığını göz önüne alırsak burada yaptığı işi ben saygısızlık olarak nitelendiriyorum. Yani Ruhi'nin yerine söylemekle büyük bir saygısızlıkyaptı diye düşünüyorum.

Ruhi'nin Aralık 1959 da İstanbul'a gidip iş bulmasının ardından 1960 senesinin Mart ayında da biz de gittik İstanbul'a. Ruhi Nişantaşı'nda çatı katında bir ev tutmuştu -iki oda bir mutfak- ve orada oturmaya başladık. Fakat o günlerde sıkıyönetim ilan edildi. Bütün klüpler, müzikli eğlence yerlerinin kapanmasıyla yine işsiz kaldık. 27 Mayıs ihtilalinden sonra Ruhi başta klüpler olmak üzere bir çok yerde çalıştı ve bazı film müzikleri yaptı.

O yıllarda Yapı Kredi Bankası'nda bir halk oyunları yaşatma tesisi vardı, oranın yetkililerinden Kazım Taşkent Ruhi'yi çok beğeniyordu ve Ruhi'yi orada işe aldı. Bu kurumun bünyesinde yapılan gösterilerde çalınan halk oyunlarına ait müzikleri Ruhi teyplere kaydediyorve daha sonra onların notalarını çıkarıyordu. Bir süre sonra iktidar değişti Süleyman Demirel başbakan oldu. Yönetimdeki bu değişiklik sırasında Ruhi Su da bu işten ayrılmak zorunda kaldı. Ancak yazdığı notalar bir kitap halini almaya hazırdı artık.

O yıllarda Türkiye'de nota basılmadığı için Ruhi Su'nun notaya aldığı halk oyunları Almanya'ya gönderilmiş ve çıkacak olan kitap bekleniyordu. İşte o haldeyken Ruhi bütün bu çalışmaları bıraktı. Aslında Kazım Taşkent Ruhi'ye işine evinde devam etmesini söyledi ama Ruhi bunu kabul etmedi.

Birkaç sene sonra Eskişehir'de bir Yunus Emre seminerinde Sadi Yaver Ataman oradakilere bir kitap dağıtıyor. Kitap Ruhi'nin eline de geçiyor. Ruhi bir bakıyor ki kitabın içindekiler kendi notaları. Yani beş sene uğraşıp notalarını yazdığı halk oyunlarını bir araya getirip bir kitap yapmışlar altına da Sadi Yaver Ataman imzasını atmış. Ruhi hemen gidiyor ve Sadi Yaver Ataman'a yüksek sesle "Sen bunu nasıl yaptın, bu kitabın altına nasıl imzanı atarsın" diye çıkışıyor. Neticede mahkemelik oluyorlar.

Sadi Yaver geliyor "Bu kitap Ruhi Su'ya aittir" diye ifade veriyor. "Ancak yöneticiler böyle istediği için buraya imza atmaya mecbur kaldım" diyor. Tabi bu dava sırasında Aziz Nesin başta olmak üzere pek çok dostu Ruhi'ye tazminat davası açmasını söylediler Ancak Ruhi "istemem" dedi. Sadece çıkacak olan ikinci baskının altına adının yazılmasını istedi. Tazminat istemediği için herkes çok kızdı fakat Ruhi "en güç zamanımda onlar bana iş verdiler bunu yapamam" dedi.

Ruhi'nin bu iyi niyetine rağmenYapı Kredi Bankası "Türk Halk Oyunları" adlı o kitabın ikinci baskısını yapmadı. Ancak Ruhi'nin ölümünden sonra ben üç sene uğraştım ve Fikri Sağlar'ın bakan olduğu sırada kitabı Kültür Bakanlığı Yayınları'nda çıkardım .

Yani Ruhi bu eserini çok istemesine rağmen göremedi. Ruhi'nin ölümünden sonra ben Yapı Kredi Bankası'na gittim ve bu eserin ikinci baskısının Ruhi Su adı altında basılmasını istedim. Hatta bütün telif haklarını da onlara vermek koşuluyla... Ama kitabı basmadılar. O zaman "Ya siz çıkarın yada müsaade edin ben yayınlanmasını sağlayım" dedim ancak onlar kitabı yayınlamak bir yana bankanın arşivlerinde banaverecek bir kopyayı bile bulamadılar. Yani ellerindeki her şeyi yok etmişlerdi.

Biz de onun üzerine elimizdeki kitapla önsözü de değiştirerek Kültür Bakanlığı aracılığı ile bu eseri yayınlamayı başardık. İşte görüyorsunuz, içinde halk oyunları bulunan bu kitaba Ruhi'nin nasıl emek verdiğini ben biliyorum. Sizde biliyorsunuz halk oyunları davullazurnayla çalınır.Ruhi bunları notaya aldı.



Soru 8: Ruhi Su hapishaneden çıktıktan sonra siyasi faaliyetlerine devam etti mi?

Eski arkadaşlarımızla yine görüşüyorduk. Ama bir siyasi oluşuma katılmamız zaten mümkün değildi. Çünkü beş sene siyasi yasağımız vardı. Buna rağmen Türkiye İşçi Partisini destekledik ve bu fikirler ışığında yapılanan pek çok derneğin ve oluşumun gecelerinde Ruhi Su hiçbir ücret almadan türkülerini söylemeye devam etti. Onlara desteğini türkülerini söyleyerek verdi.



Soru 9: Peki Yapı Kredi Bankasındaki görevinden ayrıldıktan sonra ne işle uğraştı Ruhi Su ?

Yine klüplerde türküler söylemeye devam etti bir süre. Daha sonra aydınlar bunun böyle gitmeyeceğini Ruhi Su'nun buişlerle uğraşmasını istemediler. Halit Çambel, Atilla Özkırımlı daha bir çok arkadaşlar aralarında karar verip ve bir dergi gibi para topladılar. Bu şekilde Ruhi'nin dört adet kırk beşlik plaktan oluşan albümü çıkmış oldu.

Tabii o zaman bu plakları da bütün plakçılar satmak istemiyorlardı. Ancak belirli kitapçılara, daha aydın kitapçılara gönderiyorduk bu plakları. İşte İstanbul'da iki tane, Ankara'da bir kitapçı , İzmir'de bir kitapçı dağıtımımız bu kadardı ve böylece bu plaklar çıkmış oldu. Bundan başka da arkadaşlar aboneler kaydediyorlardı. Çıkan plakları abonelere göndererek aldığımız para ile yeni plaklar çıkarıyorduk. Bu şekilde on altı tane plak yayınlandı. Ondan sonra ilk uzunçalar "Kuvayi Milliye Destanı’nı çıkardık. Yani bir çeşit imece usulüyle bu plakları çıkarmış olduk. Zaten bu plakların adı da İMECE idi.



Soru 10: Ruhi Su'nun herhangi bir sosyal güvencesi var mıydı? Daha önce sigortalı çalıştığı işlerden dolayı emekli olmaya hak kazanabilmiş miydi?

Evet, o zaman opera nereye bağlıysa oraya ödenen primleri geçerli sayıldı, daha sonra plakları çıkınca Bağ Kur'a bağlı oldu ve neticesinde bunlar hesaplanarak emeklilik hakkını kazanmış oldu. Sonra o emeklilik bana da yansımış oldu.



Soru 11: Ruhi Su ile kaç çocuğunuz var? Şu an nerede yaşıyorlar?

Evet, bir oğlumuz var. Ilgın Su.Ancak Ruhi'nin öğretmen Okulu'nda okuduğu yıllarda yaptığı başka bir evliliği ve bu evlilikten Güngör Su adında bir oğlu daha var. Ama o evlilik çok kısa sürmüş. O hanım Adana'da bir hastanede ebe olarak çalışıyormuş sonra Ankara'ya gelmiş ancak evlilikleri 6 sene sürmüş ve ayrılmışlar. Benim bu evlilik hakkında bildiklerim bu kadar, çünkü biz Ruhi ile tanıştığımızda bu evliliği sona ermişti.

Oğlumuz Ilgın İstanbul'da yaşıyor. Ruhi Su Vakfı'nın genel sekreterliğini yapıyor. Bunun dışında mesleği sinemacılıktır. Ancakdaha çok reklam sektöründe çalışmaktadır, müziğe hep ilgi duymuştur ama Ruhi onunhiçbir zaman müzisyen olmasını istememiştir.Ilgın hep saz çalmak istemiştir, Ruhikendisi ders vermek istemiştir. Ama Ruhi’ye gazeteciler sorduğunda Ilgın'ın müzik konusunda ısrarcı olmasından hep korktuğunu söylemiştir. Bu işinzorluklarını bildiği için oğlununda bir müzisyen olmasını istememiştir açıkçası.

Ruhi'nindiğer oğlu Güngör Su’ya gelince, kendisiyle uzuncabirsüredir görüşemedik. Talas kolejini bitirdiğini, bir süre rehberlik yaptığını vesonunda iyi bir iş adamı olduğunubiliyorum. Kendisiyle bir çok kere görüştükhatta sürekli görüşmeyide istedik, kendisiçok daiyi bir insan. Fakatdünyalarımız farklı onun için uzunca bir süredir görüşemedik.
14 Kasım 2001 tarihinde Sıdıka Su ile yapılan görüşmeden alınmıştır.
Déjà Vu isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Déjà Vu Kullanicisinin Bu mesaj'ina 4 üye tesekküpr etti:
Alt 07.05.2008, 13:26   #3
Bay Déjà Vu
Banned
Standart

NİNNİ [1]

Seninki bende kilitli
Benimki sende kilitli
Anahtarım atalım suya
İster bir altın inek içsin
İster şehirlerden geçsin su
Kilitler varınca uykuya
Yaz gelsin çözsün
Kış gelsin sarsın
Rüzgar geçen günleri koparsın
Bir de takvim asalımkapıya




SERHAT TÜRKÜSÜ [2]

Ne murdar öldüler
Ne Müslüman oldular
Kılıçsız, kalkansız
Bir sofra kurdular,
Zeytin zeytini getirdi
İncir inciri getirdi
Şerbeti üzüm getirdi
Kimi meyvesini canım
Kimi gölgesini getirdi.
Ne dört yüz aslana borçluyuz
Ne Şehmuz Aslan'a
Ilgınlara, sazlara borçluyuz
Biz bu toprakları
Bir de yavşana.




SEFERBERLİK [3]

Eli silah tutanların gidişiydi bu
Rediflerin, vay anam kur'asının.
Çalgıların da insanlar gibi
Zort zort edeni var
Zom zom gideni var.
Uyandım davulun bağnazlığına
Davulun, trampetin
Gerilmiş derilerin muştusuna
Seferberlikti bu, karşı durulmaz.

Bir sesim vardı benim
Bin sesimolsa n'olacak
Çocukların sesiyle adam vurulmaz
Kim getirdi bu savaşı ekmeğin beyazlığına.

Şimdilerdeki gibi anımsarım
İkiz bebeklere benzerdi ekmekler
Püren çalısında pişer
Püren balı gibi kokardı
Biz oldum olası ekmekle doyarız da
Çocukluğum geldi aklıma.

Hep savaşlardan mı kaldı bu yoksulluk
Seferberlik derlerdi, ben de bulundum içinde
Pelit, ekmek ağacı

Harnup, pekmez ağacı, bal ağacıydı bizim Güney'de
Çocuklar ya çok azdı,ya çok ağlamazdı.
Hastalık lekeli humma
İlaç kınakınaydı
Gitsin, gitsinde gelmesin
Çocukluğum geliyor aklıma.




GELDİK[4]

Hepimiz bir yerlerdeydik
Başka bir yere geldik
Değişen dünyanın sürecinde
Karanlık bir sudan geldik
Ne gül eski güldür şimdi
Ne beygir eski beygir
Kırmadan incitmeden
Maymundan insana geldik
Bakmayın siz bu bencil
Bu hayvansal kavgaya
Değişen dünyanın içinde
İnsana biz yeni geldik.




EZGİLİ YÜREK [5]

Hangi taşı kaldırsam
Anamlababam
Hangi dala uzansam
Hısım akrabam
Ne güzel bir dünya bu
İyi ki geldim
Sütdolu birtorbayla
Şöyleceçıkageldim
Kimeelimi verdimse
Döndürüp yüzümübaktımsa
Kısmet kapıyı çaldı
Kör pınara su geldi
Ben şakıyıp durdukça öyle
Gülün kokusu geldi
Bebesi olmayana
Bunalıp da kalmışa
Acılarla yüklü
Dargın yüreklere
Yetiştim geldim
1yi ki geldim.





GÖRÜNEN [6]

Almanya'da topraklar
Aynı bizimki gibi
Ağaçları görgüsüz cahil
Ne Beethoven'i biten var ne Spartakistler'i
Nerde dünya durdukça duran
Çınarlar bizim gibi
Bir adam gördüm Frankfurt'ta
Noel ağacının dibinde
Kasketini açmıştıgözleri yerde
Yoksulluğun utancı aynı bizimki gibi
Memleketim diye kucakladı işçilerimiz bizi
Biri ağladı usul usul boynumda durdu
Uykuda kaymış da sanki yüzleri
Bıyıkları aynı bizimki gibi
Ellerim ayaklarım gibi buldum
Hiçbir şeye şaşırmadım da
Neden takılıp kaldı aklım
Bizim bebelere Almanya'da
Adları kalmış ancak
Söylenen bizim gibi





IRMAK [7]

Ağaç demiş ki baltaya
Sen beni kesemezdin ama
Ne yapayım ki sapın benden
Bak şu ağacın bilincine sen
Ölen ben öldüren benden

Bunca analar ağlayıp durur da
Akıp gider gelinciklerden
Kör müdür sağır mıdır bu ırmak
Ölen ben öldüren benden

Her yerde böyle olmuş bu
Önce dağa taşa ağaca söyletmiş halk
Sonunda sabahın bir yerinden
Uyanıp kalkmış ayağa ırmak
Ölen ben öldüren benden




BAŞLASIN [8]

Dünyaya gel
İnsan başlasın
Tanrıyı bul
Korku başlasın
Ağalık beylik
Bir bir başlasın